AnasayfaSSSAramaÜye ListesiKullanıcı GruplarıKayıt OlGiriş yap

Paylaş | 
 

 Ne yani? Ben de mi?

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Zefyhr
Admin
avatar

Erkek Mesaj Sayısı : 32
Yaş : 31
Nerden : Adrianople Islahanesi

MesajKonu: Ne yani? Ben de mi?   C.tesi Kas. 14, 2009 3:05 pm

Cécile: Baba, bu kuş neden yerde yatıyor?

Marc: Ölmüş. Araba ezmiş.

Cécile: Ne zaman uçacak yeniden?

Marc: Bir daha hiç uçmayacak. Bitti. Ölüm bu. Uyuyorsun, bir daha hiç uyanmıyorsun.

Küçük Cécile ölümü böyle öğrendi babası Marc’tan. Günlerdir uyumuyor. “Bir daha uyanmamaktan” korkuyor. Marc bu olayı bana aktarıp yardım istediğinde hayretle yüzüne baktım ve deli olup olmadığını sordum!

Marc: Galiba büyük bir hata yaptım Mehmet. Ağabeyim “topluma bir psikopat kazandırdın” diyor.

MY: Ağır bir suçlama ama korkarım haklılık payı var. Ölüm 4 yaşında bir kızın kolay kabul edebileceği bir şey değil. Yetişkinler bile buna hazırlanma ihtiyacı içindeler…. Seni rahatlatacak bir şeyler söylemek isterdim ama… Neden Cennet’ten, Tanrı’dan bahsetmedin?

Marc: Biliyorsun biz ateist bir aileyiz.

MY: Dedeler veya nineler de yardım edebilirdi?

Marc: Bizimkiler Fransız Komünist Partisi’nin kurucularından. Ateizm bizde aile geleneği! Kim bilir kaç kuşaktır böyle bu. Materyalist Dialektik filan… Biliyorsun işte.

MY: Biliyorsun Marc, çocuklar bizim dediklerimizi değil yaptıklarımızı yaparlar. Sen ne düşünüyorsun ölüm hakkında? Cécile eninde sonunda seni ve annesini taklid edecek.

Marc: Düşünmüyorum. Düşünmemeye çalışıyorum. Bilinmez bir şey. İnsan korkuyor tabi. Konuşmuyoruz bu konuları evde.

* * *

Ölüm düşüncesi ve insanda uyandırdığı korku hazmedilmesi kolay olmayan bir his. Zira ölüm korkusu köpek ya da örümcek korkusuna benzemiyor. Kaçıp kurtulabileceğiniz bir düşman yok ortada. Bir başka deyişle bilimsel bir tehdit değil söz konusu olan. Haliyle önlenmesi, kaçılması mümkün değil.

İnsanlar ölümlüdür,(1)

Sokrat insandır.

Demek ki Sokrat ölümlüdür.

Ama bu Sokrat için söylenmiş. Sokrat bilir mi annemin sütlaçının tadını? Dibi yanmış tencerenin nasıl koktuğunu? Benim gibi Boğaz’da çay içti mi O? Ya Bebek’te yediğim sarımsaklı köfteleri? Galatasaray’ın şampiyon olduğu sene sokaklarda bağırdı mı benim gibi Sokrat?

Kendi hayat hikâyemizin başrol oyuncusu olduğumuzdan figüranların ölmesine şaşırmayız pek fazla. İnsanlar ölür. Herkes ölür. Ama ben herkes değilim ki! Ben başkayım!



Kaçışı olmamasından başka her an başımıza gelebilecek bir şey olması da ölümü özel bir yere koyar diğer kavramlar arasında. Bu açıdan 4 yaşındaki zavallı Cécile korkmakta haklıdır. Çaresi yoktur ve her an gelebilir.

Ölümün çözümü olmadığına göre bir problem de değil. Ama var. Varsa ne?

“İnsanlar bir cisme veya kavrama hak ettiğinden daha fazla önem atfederek akıllarını yanıltıyorlar. [...]Varlığın bileşenlerini birbirinden ayırıp kimyasını bozmanın ötesinde tariflerini de değiştiriyor bu tutum:

Hayat = Biyolojik hayat, zevk ve tatmin.

Ölüm = biyolojik ölüm, bir çukurda böcekler tarafından yenmeyi bekleme.

Gerçek anlamları içlerinden boşaltılmış kelimeler ile düşünen, hayatı kendine “anlatan” insan neye üzülüp neye sevineceğini bilemiyor. Mutluluğun yerini tatmin alıyor. [...]

Nabzımızın kaç defa atacağı, akciğerimizi kaç defa doldurup boşaltacağımız belli. İnsan ana rahmine düştüğü anda dönmeye başlayan bir sayaç bir tür kum saati gibi işliyor. Üst tarafını değil ama aşağı düşen kumları görebiliyoruz. Başlayan veya biten bir şey yok, sadece belli sayıdaki kum tanesi yer değiştiriyor.



şöyle bir düzeltme yaparak bu yazıyı bitirelim: “Ölene kadar hayatı yaşıyoruz” yerine H2O formülünde olduğu gibi “Hayat-Ölüm denen bir şey yaşıyoruz” diyelim “

(Yaşama çıplak gözle bakarken)

Bizler zihinleri 19cu ve 20ci yüzyılın bilim hayranlığı ile yoğurulmuş insanlarız. Müslüman olsak dahi ölümü anlamakta zorluk çekebiliyoruz. Çünkü ölüm zekânın konusu değil. Hatta “bilimsel olarak ölüm diye bir şey yoktur” diyebiliriz. Tıpkı “hayat diye bir şey yoktur” diyebileceğimiz gibi.

Ölümü anlamak için gerekli bilginin “içimizdeki bir levhada” kayıtlı olduğunu düşünüyorum. Ama bu levhaya harfler ters basılmış ve bunu okumanın tek bir yolu var: Ölüme bakışımıza bakmak. Yani ölümü bir ayna gibi kabul edip o aynada yansıyan DÜZ OLARAK YANSIYAN harfleri okumak.



Evet… Ölüme bilimsel gözle, analitik zekâyla bakıp “bölelim, parçalayalım, içine bakalım, nedir bu?” diye sorunca yanıt gelmiyor. Ama “benim ölümle olan ilişkim nedir?” diye sorunca perdeler aralanıyor biraz. İçimizdeki bir projeksiyon makinesinin ışıkları ölüm aynasına daha doğrusu ölümün bizde uyandırdığı korkunun aynasına bir şeyler yansıtıyor:
1) İnsan biri ölümlü, diğeri ölümsüz iki parçadan oluşmuştur. Ölümlü parça diğerine üstün geldiğinde “sebepsiz” bir korku her ikisini birden sarar.
2) İnsan bu “parçalı” kimliğinden dolayı sürekli sıkıntı içindedir. Kendisini sürekli ait olmadığı bir yerde, bir gurbette hisseder. Bu rahatsızlığı unutmak ve delirMEmek için bazı illüzyonlara, vehimlere ihtiyacı vardır. Kimlik hissi ve her şeyin bir sebebi olması gibi aldanmalar bunlardan bazılarıdır.
3) Korkunun aynasında SONLU ve SONSUZ arasındaki uçurumu gören insanın başı döner. Dekor yıkılır. Bu durumdaki bir insan hayatı boyunca yemek, içki, sigara dumanı, bilgi, kitap, para, “önemli dostlar”, mevki, vs ile içi doldurulamaz bu boşluğu doldurmak için uğraşır durur.
4) Ama ne yazık ki SONLU parçasının (haklı olarak) duyduğu ölüm korkusuyla mücadele ettikçe SONSUZ parçasına hizmet etmeyi erteler hatta unutur. Günah dediğimiz şey insanın bu uçurumu doldurabileceğini zannetmesidir. Hayattaki tecellisi cimrilik, çapkınlık, oburluk, kibir vb olarak çıkar karşımıza.
5) Korku aynasındaki yansımaları iyi okuyan bir insan eninde sonunda yaşamayı ve tabiatıyla ölmeyi öğrenir.
6) İnsan özgürdür. Hayvan, bitki ve cansızların tabi olduğu bilimsel determinizmden kaçabilecek donanıma sahiptir.

Yunus Emre’nin dediği gibi:

”Ölür ise ten ölür canlar ölesi değil.” / “Ölümden ne korkarsın bil ki ebedi varsın.”

(1) : İvan İlyiç’in Ölümü, Tolstoy’dan yazıya uyarlama

Not: Bu yazının belkemiğini oluşturan iç yansıma, zekâ-akıl ikilemi gibi temel kavramlara aşina olmayan okur Güzellik Matkabı Zekâ Duvarını Deler mi? isimli makaleden istifade edebilir.

İlham ve bilgi kaynakları

Mesnevi, Mevlana Hazretleri

Varlık ve Zaman, Martin Heidegger

Kaygı kavramı, Sören Kierkegaard

Sartre ve Camus’den çeşitli makaleler ve söyleşiler
By Mehmet Yılmaz
k:derindusunce.org
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
 
Ne yani? Ben de mi?
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
 :: // :: Oportunias in Nihil-
Buraya geçin: